top of page

Ne Güzel Komşumuzdun Sen Müzeyyen Teyze


Müzeyyen Teyze, Müzeyyen Gülşen Can, Antalya’nın planlama tarihine iz bırakmış İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu belki de Cumhuriyet’in yetiştirdiği en eski kadın yüksek mimar-mühendis-şehir plancılarındandı.

Ama benim için önce alt kat komşumuzdu.

Çocukluğum boyunca varlığı evimizin içinde hissedilen insanlardan biriydi. Hayatımdaki yeri mıh gibi: sessiz, sağlam, sarsılmaz.


6 Aralık 2025'te kaybettik Müzeyyen Teyze'yi.


Onu anlatmaya nasıl başlanır bilmiyorum açıkçası. Ama galiba bazı şeyleri fazla bekletmeden başlamak gerekiyor. Çünkü ne bir hikayeyi anlatmak için kusursuz bir an geliyor, ne de insan kendini tam hazır hissediyor. Belki de bunu Müzeyyen Teyze’den öğrendim.


Çünkü o, hayatımda tanıdığım en devingen insanlardan biriydi. Sürekli hareket halinde, sürekli bir şeyi dönüştüren, düzelten, organize eden bir kadın… Düşünmekle yapmak arasında uzun mesafeler bırakmazdı.


Gaziantepli polis nazırı babası da biraz öyle biriymiş anlaşılan. Kızlarının ve oğlunun iyi eğitim alıp meslek sahibi olması gerektiğine kafayı koymuş bir Cumhuriyet memuru olarak İstanbul’a tayinini istemiş. Bir karar almış. Belki farkında bile olmadan, yalnızca kendi çocuklarının değil, onların temas edeceği başka hayatların da kaderini değiştirecek bir karar. Yıllar sonra o kararın izlerinden biri Antalya’da bir apartmanın alt katına kadar uzanacak, ben de çocukluğumu Müzeyyen Teyze gibi bir kadını izleyerek geçirecektim.


Bora Can Arşivi'nden.
Bora Can Arşivi'nden.

Çok büyük bir şans eseri, Müzeyyen Teyze eşi ve iki oğluyla birlikte yıllarca hemen alt katımızda yaşadı.


Mahallemizde, ailemde, kısacası etrafımda gördüğüm herkesten farklı bir kadındı.

Akıllıydı. Kimseye boyun eğmeyen, güçlü bir liderlik duruşu ve politik bilinci vardı. Teknik bir insan olarak, çözüm üreten, sistem kuran bir zihni vardı. Yüksek mimar-mühendis-şehir plancısı olmasının ağırlığı yalnızca mesleğinde değil, hayata yaklaşımında da hissediliyordu.


Ama aynı zamanda çok iyi yemek yapan, iyi bir terzi olan, çok iyi örgü ören, eviyle ilgilenen, tertipli ve becerikli bir kadındı da.



Bürosuna her gidişimde, kocaman aydınger kağıtlarının üzerine dikkatle çizim yapan insanları uzun uzun izlerdim. O ortam bana çok büyüleyici gelirdi; teknik, ciddi ama aynı zamanda gülümseyen, çoğunluğu ODTÜ'lü şehir plancıları barındıran estetik bir dünya gibiydi.


Müzeyyen Teyze’nin bürosunda da evinde de aynı tertip, aynı düzen, aynı özgün kalite vardı.



Çocuk aklımla bunu nasıl anlamlandırıyordum bilmiyorum ama galiba ilk kez onda, bütün bunların aynı anda var olabileceğini gördüm.


Onda hiçbir özellik diğerini yok etmiyordu.


Belki de bugün özgür, eğitimli ve kariyer sahibi bir kadın olduğum halde mutfakta (çoğunlukla geleneksel yöntemlerle) üretmeyi, örgü örmeyi, evimle ilgilenmeyi doğal hissetmem biraz da bundan.


Çünkü Müzeyyen Teyze bana kadınlığın tek bir biçimi olmadığını çok küçük yaşta göstermişti.

Dedim ya, herkesten farklıydı. Ama bu farklılık onu hiçbir zaman çevresindeki insanlardan uzaklaştırmadı. Kendini ayıran, yukarıdan bakan, mesafe koyan biri olmadı hiçbir zaman. Aksine; herkesin ablası, teyzesi, annesi, anneannesi oldu.


Ona dair öyle resimler var ki aklımda...


Hala hatırladığımda acısını duyumsadığım kabakulakta, doktor enfeksiyon sanıp uzun yıllar Türk hekimliğinin vazgeçilmez edevatı olan antibiyotiği yazdığında, Müzeyyen Teyze’nin içine bir kurt düşmüş olmalı ki gece uyuyamamış.


Gece yarısı elinde bir ansiklopediyle kapımıza gelişini hatırlıyorum. Ben bir an önce dinmesini beklediğim acımın ve pijamalarımın içinde ona bakıyordum. O ise büyük bir özgüvenle teşhisini anlatıyor, annemi antibiyotiği kesmesi gerektiğine ikna etmeye çalışıyordu elindeki bilim kaynağı ile. Sonradan doğru teşhisi Doktor Müzeyyen'in koyduğunu anlayacaktık.

Şimdi söyleyin bana: Bilimle hayatın pratiğini böyle birleştiren bir komşu teyzeden daha iyi nasıl bir rol model olabilir küçücük bir kız çocuğu için?

Müzeyyen Teyze, kendini hiçbir inanca mensup kılmayan ama hayatımda tanıyıp şahit olduğum en ahlaklı kadınlardan biriydi. Mahalledeki Mevlüt okumalarına çağrıldığında hiç çekinmeden “Hacıyla hocayla işim olmaz,” der, kendini ayrı tutardı. Ama bu tavrı, oradaki kadınlarla kurduğu ilişkiyi hiçbir zaman zedelemezdi.


Orada başı bembeyaz kolalı dantellerle yarı örtülü pek çok kadınla arkadaşlıkları aynı sıcaklıkla devam ederdi. Kaldı ki eşi, Türkiye'nin gelmiş geçmiş en önemli Şehir Plancılarından Zühtü Can Bey, İslami inanca bağlı, namaz kılan; en az Müzeyyen Teyze kadar entelektüel, zarif bir beyefendiydi. Bir gün annemin birkaç saatliğine bakması için bıraktığı kardeşim yere işediğinde, Müzeyyen Teyze anneme dönüp: “Hiç sorun değil Süreyyacığım,” demişti, “sadece Zühtü orada namaz kılıyor, o yüzden telaşlandım.”

Bu sekülerlik dersi burada da bitmiyor.


Müzeyyen Teyze’nin tam karşı komşusu, bizim alt katımızda oturan Kamile Teyze’ydi. Siyah çarşaf giyen, Nur cemaatine mensup, etrafta saygı duyulan dünya tatlısı bir kadındı. Ben Kamile Teyze’yi de çok severdim.


Şimdi düşünün.


Akşamüstü şehir plancılığı bürosundan çıkan Müzeyyen Teyze eve gelir, taze fasulyesini alır, sonra elinde tasıyla karşı kapıya Kamile Teyze’ye geçerdi. Oturup sohbet ede ede akşam yemeği için fasulye ayıklar, gunun muhasebesini yapardı.


Zaman zaman birbirlerinin sırdaşı olurlar, ihtiyaç halinde birbirlerine koşarlardı.


Ben çocukken bunun ne kadar kıymetli bir şey olduğunu bilmiyordum. Birbirine benzemeyen insanların da yakın olabileceğini normal sanıyordum.

Müzeyyen Teyze’yi kaybetmeden yaklaşık iki hafta önce, şükürler olsun ki onu ziyarete gittim.

Üç dört saat neredeyse hiç susmadan sohbet ettik.


Konu rahmetli Kamile Teyze’den açılınca şunlar döküldü ağzından:

“Kamile Hanım benim İslami inanca bağlanmamı çok istedi. Ama bunu yalnızca bir kere dile getirdi, bir kere gece ikiye kadar konuştuk. Beni ikna edemeyeceğini anlayınca bir daha hiç açmadı konuyu.” Sonra kısa bir duraksamadan sonra ekledi:

“Ramazan’da bile ne zaman gitsem önüme meyve tabağı koyardı.”



Sıcak bir Antalya akşamında, yetiştirmesi gereken bir kıyafeti dikmek için anneme yardıma gelmişti. Ama o akşam evde bunalan tek kızın annem olmadığını fark etmesi güç olmadı.

Atlasta aradığım ülkeyi bir türlü bulamıyordum. Sinirden çıldırmış, kitapları yere atıp üzerlerine vurmaya başlamıştım. Ödevimi bitiremiyordum.


Müzeyyen Teyze yanıma geldi.

Önce hangi ülkeyi aradığımı sordu. Sonra sakin sakin, önce ülkenin hangi kıtada olduğunu bulmam, ardından atlasın o kıtaya ait sayfasını açmam gerektiğini anlattı.

Birlikte bulduk ülkeyi.

Sonra da bana dönüp:

“Kitaplar çok kıymetlidir,” dedi. “Bin bir emekle yazılır. Yere atılmaz.”

Ben bugün hala kitapları bel hizamın altına koyamam.


Elinde taze fasulye yoksa, belediyeler kanunu kitabı olan, o yoksa, 2 numaralı şiş ile sanat eseri dokuduğu bir örgüsü olan Müzeyyen Teyze, tutumlu, doğaya saygılı, daha plastiğin zararı henüz tam bilinmezken, (öldüğünde göbek attığı) Özal'ın ülkemizi açtığı kapitalizmin bir getirisi olarak hayatımıza eklemlenen plastik kullanımını onun evinde neredeyse hiç görmedim. Suları cam kavanozlarda soğuturdu dolapta. Ağaçların, doğanın, hayvanların da ablası oydu. Tüm çocukları çevre temizliği için motive eder ve mahalleyi mis gibi yaptıktan sonra bizi ödüllendirirdi. Henüz sokak hayvanlarına karşı duyulan hassasiyet bu denli topluma sinmediği yıllarda, ne zaman yaralı bir hayvan bulsak soluğu mahalledeki bürosunda alırdık. Tüm bunları üstlenmenin haricinde mutlaka bir görev dağılımı yaparak herkesin güzel bir şeyde pay sahibi olmasını sağlayarak dayanışma bilinci aşılıyoru her birimize.

Sonradan taşındığı aparmanın berbat olmuş çevresini o gittikten sonra mis gibi yapmıştı. Binanın diğer sakinlerininin ona uyguladığı muhalefetten dolayı onlarla ettiği münakaşadan bahsederken "Benim için hayatta asla değişmeyecek bir gerçek var. Ben bugüne kadar etrafımı her zaman temizledim, düzenledim, güzelleştirdim ve bu asla değişmeyecek, nereye gidersem gideyim bu mücadeleyi asla bırakmayacağım" demişti.


O yaşlarda elbette bütün bu alışkanlıkları bir çerçeveye oturtamıyordum.

Ama bugün dönüp baktığımda, Müzeyyen Teyze’nin hiçbir zaman bir trende ihtiyaç duymadığını görüyorum.

Bazı insanlar “doğru” yaşamayı dış seslerden, dönemsel etkilerden ya da onaydan öğrenmiyor galiba.

Bu, daha çok bir varoluş meselesi.





Ve galiba ben, Müzeyyen Teyze’yi anlatmaya daha yeni başlıyorum.

 
 
 

Comments


bottom of page